Son zamanlarda en sık duyduğum soru bu.
Soranların çoğu samimi. Ama soru, tiyatronun bugün geldiği yeri hiç bilmeyen bir yerden soruluyor. Çünkü artık mesele “oyun çıkarmak” değil, oyunu hayatta tutabilmek.
Türkiye’de bugün tiyatro sahnesinde oyun çıkarmak, bir sanat faaliyeti olmaktan çok, çok katmanlı bir mücadeleye dönüştü.
İlk duvar: sahne kiraları.
Bir gecelik bedeller, küçük bir topluluğun aylarca emeğini daha perde açılmadan tüketebiliyor. “Halledilir” deniyor; evet, bir şekilde hallediliyor ama her seferinde başka bir yerden feragat ederek.
Ama mesele sadece parayı denkleştirmek de değil artık.
Bugün bir oyunu sahneye koymak istediğinde, bireysel olarak sahne kiralaman neredeyse imkânsız.
Salon senden organizasyon şirketi kaşesi istiyor.
Fatura kesilecek diyor.
Resmi muhatap olacak bir yapı arıyor.
Sanatçı olarak kapıyı çalıyorsun, sana “önce şirket ol” deniyor.
Diyelim ki bunu da aştın.
Bilet satışı meselesi çıkıyor karşına.
Biletix, Biletinial gibi platformlar olmadan oyun neredeyse görünmez. Ama onlar da aynı formatta çalışıyor: şirket olacak, vergi mükellefi olacaksın, sözleşmeler imzalayacaksın. Seyirci artık afişe değil, ekrana bakıyor. Orada yoksan, sahnede de yoksun.
Oysa eskiden bu yükü hafifleten kurumlar vardı.
Bunu romantize etmiyorum, gerçekten vardı.
Ben Halk Eğitim Merkezlerinde uygulamalı tiyatro eğitimi veriyordum. Her kurun sonunda kursiyerler oyun hazırlar, halka açık oynardı. Sertifika törenleri yapılırdı. O oyunlar sadece birer gösteri değildi; aynı zamanda bir ölçüydü. Başarı gösteren kursiyerler bu oyunlardan not alır, gelişimleri kayıt altına alınırdı. Eğitim vardı, sahne vardı, seyirci vardı.
Tiyatro orada bir “lüks” değil, kamusal bir hak gibiydi.
Ama artık o da yok.
Halk Eğitim Merkezleri ücretli usta öğreticilerle çalıştırıldığı için bu alan neredeyse tamamen kapandı. Bütçeler kısıldı, sanat yük olarak görülmeye başlandı. Bu sene başvuruda bile bulunmadım. Çünkü orada da sürdürülebilir bir zemin kalmadı.
Bugün tiyatro yapanların çoğu, oyunu oynayabilmek için kendi organizasyon şirketini kurmak zorunda.
Sanatçıdan beklenen şu:
Oyunu yaz, yönet, oyna.
Sonra şirket kur.
Vergini öde.
Fatura kes.
Bilet sat.
Salonla pazarlık yap.
Reklamını kendin yap.
Gerçek usulde vergiye tabisin. Muhasebecin olacak, giderin olacak, riskin olacak. Bir oyun tutmazsa sadece alkış kaybetmiyorsun; borçlanıyorsun.
Ve işin en acı tarafı burada başlıyor.
Bugün tiyatroda tanınmış bir sima değilsen, sahneye çıkman çoğu zaman yeterli sayılmıyor. Halk artık oyuna değil, yüze geliyor. Dizide görmüş olacak, bir yerde aşina olacak. Televizyonda görünmeyen oyuncu, ne kadar yetenekli olursa olsun, seyircinin gözünde “risk” sayılıyor.
Yetmiyor.
Bunu bu sene daha net fark ettim:
Büyük ustalar bile artık PR üzerinden oyun kuruyor.
Kadro kuruluyor, cast seçiliyor; hepsi tanınmış, halkın gözünün alıştığı yüzler. Ama bu da yetmiyor.
Tabiri caizse, birini harcayarak reklam yapılıyor.
Oyun daha oluşum aşamasındayken, ekipten bir “ünlü” çıkarılıyor. Sonra o ünlü magazin programlarına çıkıyor:
“Yapımcım beni başta aldı, sonra ekipten çıkardı.”
“Büyük hayal kırıklığı yaşadım.”
Magazinlerde boy boy tiyatro oyununun afişleri.
İnsanlar olayın arka yüzünü merak ediyor.
Merak eden seyirci sahneye gidiyor.
Ve oyun gişe rekorları kırıyor.
Olay bundan ibaret.
Sanat değil bu; strateji.
Parayla ödül alınıyor.
Parayla görünürlük satın alınıyor.
Parayla algı üretiliyor.
Sektör çok acımasız.
Allah herkesin yardımcısı olsun.
İşin içine girdikçe, biraz daha derine indikçe insan “keşke hiç dahil olmasaydım” diyesi geliyor. Ama o sahne tozu var ya… Bir kere yuttun mu, iflah olmuyorsun.
Ben en çok şunu düşünüyorum:
Konservatuvarlarda okuyan, benim gibi bu bölümlerden her yıl binlerce mezun olan genç kardeşlerim bu düzenin neresinde duracak? Bu yükü nasıl taşıyacak?
İşimi seviyorum.
Gerçekten seviyorum.
Ama bütün bunları gördükçe, bu tablo bazen gözümde fazlasıyla büyüyor.
Ve sonra yine soruyorlar:
“Neden yeni oyun çıkarmıyorsun?”
Çıkarmıyorum çünkü mesele artık sadece üretmek değil.
Mesele, üretmeden önce oyunu değil, oyunun etrafındaki oyunu oynamaya zorlanmak.
Kimse şunu sormuyor:
“Bu şartlarda hâlâ tiyatro yapabiliyor musun?”
İşte asıl soru bu.









