Merhaba sayın okur, nasılsınız?Nasıl gidiyor hayat? Son zamanlarda din üzerinden yapılan söylemleri nasıl karşılıyorsunuz? Elinize Kuran-ı Kerim’i alıp ilk emrin ne olduğunu hatırladınız mı?
Kur’an-ı Kerim’in ilk emri “Oku” idi. Ne “inan”, ne de “bağlan”… İlk kelime, “Oku”. Bu emrin, kağıda yazılı bir metinden öte, hayata dair bir çağrı olduğunu düşünmek gerekir. Yani sadece satırları değil, satır aralarını da; sadece kitapları değil, insanı, toplumu, düzeni de okumak…
İşte bu yüzden bugün size bir soru sormak istiyorum: İnanan bir birey neden bir cemaatin ya da vakfın gölgesinde yaşamak zorunda hisseder kendini?
Bir ırmak düşünün. Kaynağından berrak akar, yolu uzun, yönü değişken ama özü saf. Ne zaman ki o ırmağın önüne setler çekilir, yönü değiştirilir, suyuna başka sular karışır; işte o zaman kaynağın saflığı da, yönün doğallığı da bozulur. İnanç da böyle değil midir? Bireyin içinden doğan, kişisel bir yöneliş değil midir aslında? O hâlde neden bu kadar çok ara yapı, bu kadar çok el, bu kadar çok yönlendirme var?
Cemaatler ve vakıflar, birer yardım eli olarak doğmuş olabilir. Maddi destek, manevi rehberlik, toplumsal dayanışma… Bunlar inkâr edilemez katkılardır. Fakat bir noktadan sonra bu yapılar, yalnızca destek olmaktan çıkıp bir tür bağlayıcılığa dönüşebiliyor. İnançla kurulan köprüler, zamanla duvarlara evrilebiliyor.
Kendine sorması zor ama şart olan bir soru var: Ben bu yapının içinde gerçekten inancımı mı yaşıyorum, yoksa bana söylenenin inanç olduğuna mı inanıyorum?
Bir ağaca yaslanmak güzeldir, gölgesi serinletir. Ama eğer o ağaç güneşi tamamen engelliyorsa, büyümek için gerekli ışığı da gölgelemeye başlar. Cemaatler, bireyin ruhunu besleyen ağaçlar mı, yoksa kök salmasını engelleyen kalıplar mı?
Bir diğer boyutu da şu: Devletin yerine geçen bir yapılaşma… Öğrenci yurdu açan, eğitim veren, yardım dağıtan vakıflar elbette kıymetli işler yapıyor olabilir. Ama bu hizmetlerin asli sahibi kim? Devletin boş bıraktığı alanlara bu yapılar yerleştiğinde, kamusal hizmetler cemaatlerin rengine bürünüyor. Böylece birey, kamudan değil, bir yapıya sadakatle bağlanarak destek görüyor.
Burada mesele ne inancı yargılamak, ne de insanların iyi niyetini sorgulamak. Sormamız gereken şu: Bir inanç, ancak bir topluluğa bağlanarak mı yaşanır? Yoksa birey, kendi başına da dik durabilir mi? Her birey, kendi aklıyla, kalbiyle, vicdanıyla yola çıkmalı. Sorgulamadan yaşanan inanç, bir geleneğin gölgesinde kalmaya mahkûm olur. Oysa hakikat, cesaret ister.
Bazen bir adım geri çekilip bakmak gerekir: İnandığımız şeyin içine neler karışmış, ne kadarı bizim, ne kadarı bize öğretilmiş?
Sevgiyle, düşünerek ve merhametle kalın Sayın Okur…
